Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

Kur'an Hiç Tükenmeyen Mucize

1 tane "dağ" etiketli yazı bulundu "dağ" tagli diger ogeler resimler, videolar

Kur'an Hiç Tükenmeyen Mucize

KUR'AN HİÇ TÜKENMEYEN MUCİZE

Aşağıya www.mucizeler.com sitesindeki Kur'an Hiç Tükenmeyen Mucize adlı kitabının ilk bölümündeki 70 adet mucizenin 50 tanesi özet olarak alınmıştır. Kur'an'da yer alan bu mucizeleri okurken peygamberimizin bugünden 1400 yıl önce yaşamış olduğunu ve bilimsel gelişmeler bir yana çok ilkel anlayışların hakim olduğu bir dönemin yaşanmakta olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. Burada yapılan kitabın bir bölümünün bir özetini yayınlamaktır. Kur'an Hiç Tükenmeyen Mucize kitabının tamamını okumak isteyenler www.mucizeler.com sitesinden kitabın tamamını indirebilir veya kitapçılardan kitaba ulaşabilir.


1.Zariyat Suresi 47, ''Ve evreni (Göğü) kuvvetimizle kurduk, muhakkak ki onu genişletmekteyiz.''

İşte Kuran’ın Allah tarafından indirilip indirilmediğini anlamak isteyenler için bir test imkanı. Bir tarafta ne felsefe, ne fizikle uğraşmış çöldeki Muhammed. Diğer tarafta felsefenin, fiziğin ünlü düflünürlerinin iddiaları. İşte Aristo, işte Ptolemy, işte Giordano Bruno, işte Telesio Patrizzi, işte Galieo Galilei, işte Isaac Newton... Dünya tarihinin bu en büyük dehaları gözlemleriyle, formülsel uğralarıyla Evren’in sınırlı, sonlu veya sonsuz olduğunu iddia etmişler, fakat hiçbiri genişleyen dinamik Evren modelini çizememişlerdir. Ancak 20. yüzyılda Edwin Hubble'ın gelişmiş teleskobuyla gözlemleri, tüm yıldız kümelerinin hızla birbirinden uzaklaştığını tespit etmiş, böylece dinamik Evren modeli doğrulanmıştır.

2.Enbiya Suresi 30, ''İnkar edenler Evren (Gökler) ve yer birbiriyle bitişik iken onları ayırdığımızı, her canlıyı sudan yarattığımızı görmüyorlar mı? Yine de onlar inanmayacaklar mı?''

Evrenin genişlediğini ve tüm Evren'in bitişikken birbirinden ayrıldığını Kur'an dışında ortaya koyan hiç kimse olmamıştır. Big Bang (Büyük Patlama) teorisi ancak 20. yüzyılda ortaya atılabilmiştir.

3.Fussilet Suresi 11, ''Bir de duman (gaz) halinde bulunan Evren'e (Göğe) yöneldi, ona ve yeryüzüne 'isteyerek veya istemeyerek gelin' dedik. İkisi de 'İsteyerek geldik' dediler''.

Büyük Patlamadan (Big Bang) sonra Dünyamızın, Güneşin, yıldızların hemen oluşmadığını biliyoruz. Evren hiçbir yıldız oluşmadan önce bir gaz bulutu şeklindeydi. Bu gaz bulutunda daha sonra oluşan sıkışmalar ve yoğunlaşmalar yıldızların, gezegenlerin oluşumunu sağladı.

4.Zariyat Suresi 7, Özenle oluşturulmuş yollara (yörüngelere) sahip Evren'e (Göğe) andolsun.

Evrende 100 milyarın üzerinde galaksi olduğu bilinmektedir. Her galakside 100 milyondan fazla Güneşimiz gibi yıldız bulunmaktadır. Bu yıldızların Dünya'mız gibi birçok gezegeni, bu gezegenlerin ise Ay gibi birçok uydusu vardır. Tek noktadan ayrılan tüm bu yıldızların, gezegenlerin, uyduların kendilerine özgü yörüngeleri vardır.

5.Ne göklerde ne yerde zerre (atom) ağırlığınca bir şey O'ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçüğü de, daha büyüğü de, istisnasız olarak hepsi muhakkak apaçık bir Kitap'tadır.

Zerre bir maddedeki en küçük parçanın adıdır.Zerrenin bir tercümesi de atomdur. Allah atomun varlığına ve atom bilgisinin önemine böylelikle dikkat çekmiştir.

6.Vakıa Suresi 75-76, Hayır, yıldızların düştükleri yere (mevkilerine) yemin ederim.
Eğer bilirseniz, gerçeken bu büyük bir yemindir.

Fizikle uğraşan herkes Evrendeki en ilginç laylardan birinin karadelikler olduğunu bilir. Büyük yıldızlar (Güneşimizin 3 katından daha büyükler) ömürlerini bir karadelik olarak tamamlarlar. Enerjilerini tüketen bu yıldızlar şiddetli bir şekilde büzüşür. Çok küçük bir hacme bürünen dev yıldız müthiş bir yoğunluğa ve çekim gücüne sahiptir. Bu çekim gücü o kadar fliddetlidir ki saniyede 300 bin kilometre hızla hareket eden ışığı bile bu çekim gücünden kurtulamaz ve karadelikler yakınlarından geçen ışığı bile yutar. Bu çekim gücü bir yıldızın kendi üstüne düşmesi (büzüşlmesi) sonucu oluşur; fakat daha sonra birçok gezegen, birçok yıldız da bu şiddetli çekim alanına düşer. Yani karadelikler kendi dışındaki yıldızların da “düşme alanı”, sonu olmaktadır. Yıldızların kendi içlerine çökmesiyle oluşan ve daha sonra diğer yıldızları da çekimleriyle içlerine düşüren müthiş çekim kuvvetine sahip karadelikler Vakıa Suresi’nin 75. ve 76. ayetleriyle tam bir uygunluk
göstermektedirler. Kuran’ın indiği dönemde yıldızların sonu, yıldızların son bulup karadeliğe dönüşmeleri
ve Evren’in fiziği açısından bunun önemi elbette ki bilinmiyordu.

7.Tarık Suresi 1-3, 1- Ve Evren’e ve Vuruşlu’ya(Tarık’a)
2- Vuruşu (Tarık) nedir kavrayabilir misin?
3- O delici yıldızdır.

1967 yılında İngiltere Cambridge Üniversitesi’nde Jocelly Bell düzenli ve ısrarlı bir radyo sinyali yakalar. Radyo sinyalinden kalbin vuruşarı gibi düzenli vuruşar gelmektedir. O zamanda Uzay’da böyle düzenli vuruşarın kaynağı olabilecek bir gök cismi bilinmiyordu. Bu yüzden bu sinyallerin, başka gezegenlerdeki akıllı yaratıklar tarafından gönderildiğine kanaat getirilir. Büyük bir heyecanla davetiyeler bastırılır, basın kuruluşarına haber verilir ve LGM adı verilen görkemli bir seminer düzenlenir. LGM (Little Green Men) "Küçük Yeflil Adamlar" demektir ve Evren’de akıllı yaratıklarla irtibat kurulduğunu simgelemektedir. Çok kısa bir süre sonra söz konusu sinyallerin kaynağının nötron yıldızlarının çok büyük bir hızda dönmeleri olduğu anlaşılır. Böylece nötron yıldızlarına bir ad daha takılacaktır: "Pulsarlar". Jocelly’in buluşu uzaylılarla irtibatı sağlayamamıştır ama Pulsarların keflfini sağlamıştır. İngilizce’de "pulsate", nabız gibi vuruşları ifade eden bir kelimedir. "Pulsation" da "vuruş, titreşim" demektir. Bundan da nötron yıldızlarına takılan "Pulsar" isminin Kuran’da geçen "Tarık" yani "Vuruş" ismiyle uyumlu olduğu anlaşılmaktadır.

8.Enbiya Suresi 33, Geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yüzüp giderler.

"Kendi öz hareketiyle yer değiştirmeye işaret eden Arapça kelime "sebehe" fiilidir. Fiilin bütün anlamları bir yer değiştirmeyi içermekte ve bu yer değiştirme, yer değiştiren cismin kendi öz hareketiyle birlikte gerçekleşmektedir. Cismin yer değiştirmesi su içinde olursa buna "yüzmek" denir, yer değiştirme yerde meydana geldiğinde bu kendi bacaklarının hareketiyle olan yer değiştirmedir. Bu yer değiştirme Uzay’da olursa o takdirde bu kelimenin içerdiği anlamı yansıtabilmek ancak kelimeyi, kelimenin kökündeki esas anlamda kullanmakla mümkün olur. Öyleyse ayetlerdeki "sebehe" kelimesini "kendi öz hareketiyle yer değiştirir" şeklinde anlamak doğru olacaktır. Böyle bir anlamın doğruluğu aşağıdaki nedenlere dayanır:

Ay kendi ekseni üzerinde kendi öz dönüş hareketini, Dünya etrafında icra ettiği tam bir devriyle aynı zamanda yapar, yani 29.5 gün kadar bir zamanda tamamlar. Öyle ki bize hep aynı yüzünü gösterir. Güneş kendi ekseni üzerinde kendi öz hareketini yaklaşık 25 günde tamamlar. Yani ekseni üzerinde döner. Bu gök cismi bütün halinde bir dönüş hareketiyle akıntı içerisinde olduğundan ekvator bölgesinin kendi ekseni üzerinde dönme hızı, kutuplar bölgesinin kendi ekseni üzerinde dönüş hızından farklıdır. Görülüyor ki Kuran’da "sebehe" fiilinden bir anlam inceliğiyle Güneş ve Ay’ın kendi öz hareketlerine işarette bulunulmaktadır. Bu hareketler ise çağdaş ilmin verileriyle doğrulanmıştır."Güneş ve Ay’ın bu kendi öz hareketlerini miladi 7. yüzy›lda yaşamış bir insanın kendi zamanında ne kadar alim dahi olsaydı, ki Muhammed Peygamber için böyle bir durum söz konusu""değildir- hayal etmiş olabileceği düşünülemez.”

9.Yasin Suresi 36, Yeryüzünün bitirdiklerinden, kendi benliklerinden ve daha bilmediklerinden hepsini eşler halinde yaratan çok yücedir.

Ayette geçen "Ezvac" kelimesi "zevc"in çoğuludur ve “çift, eş” anlamlarına gelmektedir. Osmanlıca’da karı-kocanın, zevc-zevce diye tanımlanması da bu kelimeye dayanmaktadır. Görüldüğü gibi bu kelime benzerler içinde zıtları, bu şekilde eş oluşları ifade etmektedir. Ayette eşler halinde yaratılışa 3 örnek verilmektedir.

a) Toprağın çıkardığı eşler: Toprağın çıkardığı eşler deyince akla ilk gelen bitkilerdeki dişilik ve erkeklik özelliğidir.
b) Kendi benliklerimizden eşler: Akla ilk gelen insanların dişi-erkek şeklinde yaratılışlarıdır. Fakat insan benliğindeki ters karakterleri; cesurluk-korkaklık, sevgi-nefret, cömertlik cimrilik... de ayetin işareti içinde değerlendirenler olmuştur.
c) Bilinmeyen eşler: Evren’deki eşli yaratılışların birçoğundan Kuran’ın indiği dönemde insanların haberi yoktu. Bu bölümde özellikle bunları işleyeceğiz.

Evren’deki tüm maddelerin yapı taşı atomlardır. Tüm Evren’de yaratılışın eşler halinde olup olmadığını merak eden bir kişi maddenin bu en küçük parçasını inceleyip bu konuda bir yargıya varabilir. Eğer maddenin en küçük parçasında eşler bulunuyorsa, Evren’deki her şey bu küçük parçalardan yaratıldığına göre, her şey eşlerden yaratılmış demektir. Atom üzerindeki çalışmalar ilerledikçe var olan parçacıkların sırf protonlardan, nötronlardan, elektronlardan oluşmadığı, atomun sandığımızdan da kompleks, daha hassas, daha mükemmel bir yapısı olduğu anlaşıldı. Atomun en küçük parçaları için bile eşler halinde yaratılış hüküm sürmektedir.

- Protona karşı eşi anti-proton vardır.
- Elektrona karşı eşi pozitron vardır.
- Nötrona karşı eşi anti-nötron vardır.

10.Secde Suresi 5, Gökten yere her işi çekip çevirir. Sonra sizin saymakta olduğunuz bin yıla denk bir günde O’na yükselir.

Mearic Suresi 4, Melekler ve Ruh, süresi elli bin yıl olan bir günde O’na yükselirler.

Einstein’ın en meşhur keşfi izafiyet Teorisi’dir. Burada anlatılan zamanın izafiliğidir. Kuran ancak bu teoriyle anlaşılabilen gerçeklere 1400 yıl önce işaret etmektedir.

11.Yasin 38, Güneş de bir karar yerine doğru akıp gitmektedir. Bu Üstün Olan ve Bilen’in takdiridir.

Tarihin çok uzun bir döneminde insanlar Dünya’yı sabit, Güneş’i ise Dünya’nın etrafında dönüyor zannetiler. Daha sonra ise gelişmiş teleskopların sayesinde ve kozmoloji biliminin oluşturduğu birikimle Güneş’in de hareket ettiği, Dünya’nın hareket eden bir Güneş’in etrafında döndüğü anlaşıldı. Oysa Güneş’in bu hareketi Kuran’da 1400 yıl önceden açıklanmıştır.

12.Yasin Suresi 39, Ay’a da bir takım evrelerle ölçü biçtik. Nitekim o eski ve eğri hurma dalı gibi döner.

Ay, Dünya etrafındaki eliptik dolanımını 27 gün, 7 saat, 43 dakika, 11 saniyede tamamlar. Ay (Kamer) kelimesinin Kuran’da 27 kez geçmesi ise Kuran’ın ayrı bir mucizesidir (Kitabın matematiksel mucizeler ile ilgili kısmında bu konuya değineceğiz.) Ay, Dünya etrafında kıvrılan, sarılan bir yörüngede hareket eder. Dünya’nın Güneş etrafındaki dolaşımı gerçekleşirken Ay da Dünya’nın etrafında bazen önünde, bazen arkasında olmak üzere sarmal bir yol izler. Böylece Ay, Dünya’nın yörüngesi boyunca kıvrım kıvrım dönerek yol alan bir yörüngeye sahip olur. Tıpkı kıvrılan ve bükülen bir dal gibi.

13.İnşikak suresi 18-20, 18- Ve dolunay haline geldi¤i zaman Ay
19- Siz gerçekten tabakadan tabakaya binip geçeceksiniz
20- fiu halde onlara ne oluyor ki iman etmiyorlar.


Tarih boyunca Ay, insanlar için ulaşılmazlığı ifade etmiştir. Nitekim Peygamberimize Kuran-ı Kerim’in vahyedildiği dönemde de bu hiç şüphesiz böyleydi. Bu yüzden 1400 yıla yakın bir süre yukarıdaki ayetlerde Ay’a gidileceğine işaret olduğu anlaşılamadı.18. ayete baktığımızda Ay’a dikkat çekilmesi, 19. ayette bahsedilen "binerek tabakadan tabakaya geçişin" Dünya’dan Ay’a Uzay aracıyla geçiş olduğu fikrini doğrulamaktadır.

14.Mülk Suresi 3, Birbirleriyle uyumlu bir şekilde (tabakalar halinde) yedi göğü yaratmış olan odur. Merhametli olanın yaratmasında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevirip gezdir. Herhangi bir çarpıklık(çatlaklık) görüyor musun?

Her durumda Atmosfer’in ayrı ve uyumlu tabakalardan oluştuğunu söylemek son yüzyıllarda mümkün oldu. Kuran’ın indiği dönemlerdeki bilimsel seviye ile Atmosfer’in katmanlarının incelenmesi ve katmanların var olduğunun söylenmesi mümkün değildir. Fussilet suresi 12. ayette söylenen "... Her göğe kendi iş ve oluşunu vahyetti" ifadesi de katmanların incelenmesiyle anlaşılmakta ve her tabakanın ayrı bir görevle donatıldığı anlaşılmaktadır. Her tabakanın üzerine düşen görevi yerine getirmesi sayesinde Dünya’mızda yaşayabiliyoruz. 1.Troposfer 2.Stratosfer 3.Ozonosfer 4.Mezosfer 5.Termosfer 6.İyonosfer 7.Ekzosfer.

15.Talak Suresi 12, Allah yedi göğü ve yerden de onlar kadarını yaratandır. Emir bunların arasında sürekli iner ki Allah’ın her şeye gücünün yettiğini ve Allah’ın bilgisiyle her şeyi kuşattığını bilesiniz.

1.Su 2.Kara 3.Üst Manto 4.Astenosfer 5.Alt Manto 6.Dış Çekirdek 7.İç Çekirdek

16.Enbiya Suresi 32, Ve gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise bunun delillerinden yüz çeviriyorlar.

Atmosfer’imiz gözle görmediğimiz gazlardan oluşmuş, 10 bin km’ye varan kalınlıkta şeffaf bir kabuktur. Uzay’dan Dünya’mıza hergün irili ufaklı milyonlarca meteor düşmektedir. Atmosfer’imiz bu meteor bombardımanına karşı şeffaf yapısına rağmen adeta çelikten bir set gibi karşı koymaktadır. Atmosfer’in bu özelliği olmasaydı Dünya’da hayat olmazdı, yeryüzü ise delik deşik olurdu.

17.Tarık Suresi 11, Ve O geri çeviren gök,

Güneş’in ışınlarının yeryüzündeki sulara vurmasıyla buharlaşan su ne oluyor da Uzayın uçsuz bucaksız boşluğunda kaybolmuyor? Peygamberimiz döneminde de yağmurun sürekli yağdığını, yeryüzüne suyun sürekli döndüğünü söylemek mümkündü. Fakat suyun yeryüzüne dönüşünün sebebini gökyüzündeki çevirici özelliğe bağlayacak bilgi Peygamberimiz döneminde mevcut değildi. Atmosfer’deki ayrı tabakaların varlığı öğrenildikten sonra, bu tabakalardan biri olan Troposfer’in, su buharının uzaya kaçmasını, yeryüzündeki canlılığının yok olmasını önlediği ortaya çıktı.Bu tabaka geri döndürücü özelliğiyle su buharının yağış olarak geri dönmesine sebep olmaktadır.

Gökyüzü Uzay’dan gelen radyoaktif parçacıkları, radyasyonu ve zararlı ultraviyole ışınlarını Uzay’a geri yansıtarak Dünya’mızı korumaktadır. Gökyüzü böylece bir yandan Uzay’dan gelen zararlıları
Uzay’a geri çevirerek, bir yandan ise Dünyamızdaki hayat için gerekli olan su buharını Dünya’ya geri çevirerek yaşamımızı devam ettirmektedir. Son asırda keşfedilen gökyüzünün bu özelliğine Kuran’da dikkat çekilmesi ne Peygamberimiz dönemindeki insanların bilgileriyle, ne de tesadüfle açıklanabilir.

18.Rad Suresi 2, Allah, şu gördüğünüz gökleri direksiz yükseltendir…

Kuran’ın indiği dönemden sonra bile gökyüzünün Dünya’nın iki ucundaki dağlara yaslandığı fikrine inananlar vardı.Tüm tabakalarıyla Atmosfer denen gaz topluluğu nasıl olmuştur da bir araya gelmiştir? Nasıl oluyor da sabit kalıyor?Gezegenin yüzeyinde, yakınlarında ortaya çıkan gaz molekülleri süratli bir şekilde hareket eder. Eğer gezegenin çekim gücü bu sürate üstün gelirse, gezegen gaz moleküllerini çeker ve gezegenin yüzeyi gaz moleküllerini emer. Eğer gaz molekülleri süratle hareket ederlerse ve gezegenin çekim alanından kurtulurlarsa, uzaydaki seyahatlerine devam ederler. Görüldüğü gibi Atmosfer ve buna bağlı oluşan dengeler, Dünya’nın oluşumundan sonraki bir aşamada meydana gelmiştir. Bu da Kuran’ın "Göğü yükseltti ve dengeyi koydu" (55-Rahman 7) ayetinde belirtilen, göğün sonradan oluşması ve dengenin kurulması ile ilgili ifadelerle mucizevi bir şekilde uyumludur. Gaz moleküllerinin Dünya’mızın çevresinde olduğu gibi bir Atmosfer şeklinde oluşması ve durması çok düşük olasılıktaki bir dengenin sağlanmasıyla mümkündür. Bu denge, yerkürenin çekimiyle gaz moleküllerinin hızının tam bir dengede durması halidir. Allah gökyüzünü direksiz yükseltirken böyle hassas bir denge sağlamıştır.

19.Naziat Suresi 30, Ve yeryüzünü de yayıp yuvarlattı.

Kuran indikten bir kaç yüzyıl sonra yazılan kitaplarda bile Dünya’nın bir tepsi olarak algılandığına ve Dünya’nın öküz ile balık üzerinde olduğuna inanıldığına tanık oluyoruz. Depremleri bile Dünya’nın üzerinde olduğu balığın kuyruğunu sallaması ile açıklayan bir zihniyet Arap Yarımadası’nda hakimdi. İşte Kuran, Dünya’nın yuvarlaklığına, böyle bir zihniyetin hakim olduğu ortamda işaret etti.

20.Zümer Suresi 5, Gökleri ve yeryüzünü gerçek ile yarattık. Geceyi gündüzün üzerine sarıyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor…

Bu ayette "sarıyor" diye çevirdiğimiz kelimenin Arapçası "yükevviru"dur. Bu kelime Türkçe’ye de geçen "küre" kelimesi ile aynı kökten gelmektedir. Bu fiil Arapçada yaygın olarak "başa sarık sarmayı" ifade etmek için kullanılır. Baş gibi küremsi bir yapının etrafına sarığın sarılması için kullanılan bu fiil, gecenin gündüzün üzerine sarılmasını ifade etmek için de kullanılmıştır. Ayette gecenin gündüzün etrafına sarılması ifade edilirken aynı zamanda gündüzün de gecenin üzerine sarıldığı ifade edilmektedir. Gece ile gündüzün oluşma sebebi Dünya’nın küremsi yapısıdır. Dünya’nın küremsi şekli sayesinde gecenin ve gündüzün bu şekilde yer değiştirmesi mümkün olmaktadır. Böylece bu ayette de Dünya’nın küremsi yapısına işaret vardır. Bu iflaret "yükevviru" fiilinin yuvarlakımsı zeminlere sarılmayı ifade etmesinden dolayı oluşmaktadır.

21.Rahman Suresi 33, Ey cinler ve insanlar topluluğu! Göklerin ve yeryüzünün çaplarını aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa aşıp geçin. Ancak üstün bir güçle geçebilirsiniz.


Ayette "göklerin çapları" denmesi de önemlidir. Uzay’ın tek bir noktanın patlamasıyla oluştuğu ve sürekli genişlediği öğrenilene kadar birçok bilim adamı Uzay’ı sonsuz sanıyordu. Oysa Uzay sürekli genişlemekteydi ve Uzay’ın her genişlediği noktada yeni ve daha büyük bir çapı oluşuyordu Uzay’ın küremsi bir yapısı olduğuna da ayette işaret vardır. Nitekim Einstein da Uzay’ı şişmekte olan bir balona benzetmişti ki, bu benzetme ayetle uyumludur. Uzay’ın değişik yerlerinden alınan ölçülerde Uzay’ın çapları farklı çıkacağı gibi, Uzay genişlemekte olduğu için her an alınan çap ölçüleri de bir öncekinden farklı olacaktır. Bu yüzden göklerin de çaplarından bahsedilmesi, hem birçok çaplar dile getirildiği için, hem de sonsuz Uzay görüşü reddedildiği için önemlidir.

22.Neml Suresi 88, Dağları görürsün de onları durgun sanırsın, oysa onlar bulutların hareketi gibi hareket etmektedirler. Bu her şeyi sapasağlam, mükemmel yapan Allah’ın sanatıdır. Gerçekten O yaptıklarınızdan haberdardır.

Yeryüzünün en sabit görünümlü, şekli dağlardır. Dağların ulaşılmazlığı fikri, bazı ilkel zihniyetlerin çok tanrılı inançlarda, dağların tepelerinde tanrılar olduğunu düşünmelerine bile sebep olmuştur. Dağların ulaşılmazlığı kadar yerinden oynamaz sabit görüntüsü de insanlar için bir aldatmacadır. Ayet bu algı yanılmasını ortaya koymakta ve dağların bulutlar gibi hareket ettiğini söylemektedir. En sabit görüntüyü veren dağlar bile hareket ediyorsa, onlarla beraber tüm yerküremiz hareket ediyor demektir. Ayet insanların algı yanılgılarından kaynaklanan sabit Dünya fikrini böylece yıkmakta ve en sabit görüntülü dağların hareketini bulutlara benzeterek, o dönemin insanları için inanılmaz olan bir bilgiye işaret etmektedir.

Yerkabuğunu oluşturan okyanus ve katı parçalar (bunlara levha denmektedir), bir gölün üzerine serpilmiş sallar gibi birbirine çarpmakta, birbirlerinin altına girmekte, birbirlerine sürtünmektedir. Bunların hareket hızları yıllık 3 cm ile 15 cm arasındadır.

23.Hicr Suresi 22, Rüzgarları aşılayıcılar olarak gönderdik…

Rüzgarlar bitkilerin üremesinde, bitki tozlarını taşıyarak rol oynamaktadır. Aynı zamanda rüzgarlar, yağmur yağabilmesi için yağmur bulutlarını da aşılamaktadır. Böylece rüzgarlar aşılayıcı foksiyonlarıyla Dünya’daki
yaşam için olmazsa olmazlar listesindedir.

24.Nur Suresi 43, Görmüyor musun ki; Allah bulutları sürer, sonra onları birleştirir, sonra onları birbirlerinin üstüne yığar ve sen de yağmurun bunların arasından çıktığını görürsün. Gökyüzündeki dağlardan dolu yağdırır, onu dilediğine isabet ettirir, dilediğinden de onu çevirir. Şimşeğin parıltısı neredeyse gözleri kamaştırıp götürüverecek.

Alıntıladığımız ayetin yağmurun oluşumunu mükemmel bir şekilde tarif ettiğini Rehaili, "This is the Truth" (Gerçek Budur) kitabında şu şekilde açıklamaktadır : "Bilim adamları bulut tipleri üzerinde çalışmışlar ve yağmur bulutlarının belirli sistemler ve aşamalar çerçevesinde oluştuklarını saptamışlardır. Meteorologlar cumulonimbus yağmur bulutlarını incelemişler ve onlardan yağmur, dolu ve şimşeğin oluşumu üzerinde çalışmışlardır. Onlar, bulutların yağmura dönüştüğü süreçteki basamakları 24-Nur Suresi-43. ayete uygun olarak tarif etmişlerdir.

1- Bulutlar rüzgarın itişiyle sürülür: Cumulonimbus bulutları rüzgarın ufak bulut parçalarını bir bölgeye sürmesiyle toplanır.(Rüzgarların bulutun oluşumunda ve yağmura giden süreçte başlangıç olduğu 30-Rum Suresi-46.ayette de anlatılmaktadır. Bir önceki bölümde rüzgarların bulutların oluşumundaki etkisini gördük.)

2- Birleşme: Sonra bu küçük bulutlar daha büyük bir bulutu oluşturmak üzere birleşirler.

3- Yığılma: Küçük bulutların birleşmesiyle, büyük bulutun içinde yukarı doğru çekiş kuvveti artar. Bulutun iç kısmındaki yukarı çekiş kuvveti, kenarlardakinden daha güçlüdür. Bu yukarı çekişler bulutun hacminin dikey olarak büyümesine neden olurlar, böylelikle bulutlar üst üste yığın oluştururlar. Bu dikey büyüme, bulutun hacminin, Atmosfer’in daha serin yerlerine doğru uzamasına sebep olmaktadır, böylece su damlacıkları ve dolu taneleri oluşmaktadır. Bu su damlacıkları ve dolu taneleri, yukarı çekiş gücünün onları kaldıramayacağı kadar ağırlaştıkları zaman bulutlardan yağışlar çıkar.

25.Zuhruf Suresi 11, O, gökten ölçüye bağlı olarak su indirmiştir. Onunla ölü bir bölgeyi canlandırdık. İşte siz de böyle çıkarılırsınız.


Beş yüz yıl önce yağmurla ilgilenen bir bilim adamına, "yağmurda ölçü var mı, yağmurun sayılarla ifade edilecek bir yönü var mı?" diye sorsaydınız hiçbir cevap alamazdınız. O dönemin insanları, Dünya’nın her yanında oluşan meteorolojik olaylardan haberdar olmadıkları için yeryüzüne düşen yağmur miktarı hakkında bir şey söylemeleri mümkün değildi. Oysa Kuran, 1400 yıl önceden yağmurun ölçüye bağlandığını haber vermektedir. Son yüzyılda yapılan araştırmalarla yağmurun nasıl yağdığı, Dünya’daki suyun çevrim özellikleri iyice anlaşıldı. Keşfedilen gerçeklerden biri de Dünya’ya her sene aynı miktarda suyun yağmur olarak yağdığıdır. Bu değer saniyede 16-17 milyon ton arasındadır. Böylelikle Dünya’da senede 500 trilyon tonun üzerinde yağmur yağmakta ve bir o kadar su da göğe doğru buharlaşmaktadır. Bu değerler her yıl sabittir.

26.Zümer Suresi 21, Allah’ın gökten bir su indirdiğini ve onu topraktaki kaynaklara geçirdiğini görmüyor musun?

Miletli Thales’e göre kara parçalarının derinliklerinde esen rüzgarların basıncıyla havaya fışkıran okyanus suyu yerlere düşmekte, böylece toprağın içine geçmekteydi. Platon da bu görüşleri paylaşıyor ve okyanusa geri dönüşün de büyük bir girdap vasıtasıyla olduğunu düşünüyordu. Aristo ise, yerden yükselen su buharı, dağların soğuk çukurlarında yoğunlaşarak yeraltı göllerini meydana getirir, kaynaksuları da bu göllerden beslenir görüşündeydi. Suyun daimi devrine ilişkin ilk belirgin keşif 1580 yılında Bernard Palissy’e ait olacaktır. Ona göre yeraltı suları yağmurun toprağa sızmasından ileri gelmektedir.

Kuran’da 7. asırda açıkça söylenen yağmurların yeraltı kaynaklarını oluşturduğu bilgisi Avrupa’da 16.yüzyılda ortaya konuyor ve Aristo’ya itiraz ediliyordu. Daha önce Thales, Platon, Aristo gibi felsefenin en ünlü simaları sular ile ilgili yaptıkları açıklamalarda yanılmışlardı. Oysa felsefede de, bilimsel araştırmalarda da hiçbir iddiası olmayan, sadece Allah’ın vahyini insanlara duyurduğunu söyleyen çölün Muhammed’i yine yanılmamıştı, yine doğru bilgiyi hiçbir yanlışla karıştırmadan ortaya koymuştu.

27.Rahman Suresi 19-20, 19- İki denizi salmıştır, birbirleriyle birleşiyorlar.
20- Aralarında bir engel vardır, birbirlerinin sınırını aşmıyorlar.

Denizaltı araştırmaları ile ünlü Fransız bilim adamı Kaptan Jacques Cousteau denizlerdeki su engelleri ile ilgili yaptığı araştırmaların sonucunu şöyle anlatmaktadır: "Bazı araştırmacıların farklı deniz kütlelerini birbirinden ayıran engellerin bulunduğuna dair ileri sürdükleri görüşleri inceliyorduk. Çalışmalar sonucunda gördük ki, Akdeniz’in kendine has tuzluluğu ve yoğunluğu var. Aynı zamanda kendine has canlıları barındırıyor. Sonra Atlas Okyanusu’ndaki su kütlesini inceledik ve Akdeniz’den tamamen farklı olduğunu gördük. Halbuki Cebeli Tarık Boğazı’nda birleşen bu iki denizin tuzluluk, yoğunluk ve sahip olduğu hayatiyet açısından eşit veya eşite yakın olması gerekiyordu. Oysa ki bu iki deniz, birbirine yakın kısımlarda bile ayrı yapılara sahiptiler. Bunun üzerine yapmış olduğumuz araştırmalarda bizi şaşkına çeviren bir durumla karşılaştık. Çünkü bu iki denizin karışmasına birleşme noktasında bulunan harika bir su perdesi engel oluyordu. Aynı türden bir su engeli 1962 yılında Alman bilim adamları tarafından Aden Körfezi ile Kızıldeniz’in birleştiği Mendep Boğazı’nda da bulunmuştu. Daha sonraki incelemelerimizde farklı yapıdaki bütün denizlerin birleme noktalarında aynı engelin bulunduğuna tanıklık ettik." Kaptan Cousteau’yu şaşırtan bu durum, denizlerin birleşmesine rağmen suların karışmamas›ı, Kuran’da 14 asır önceden söylenmiştir.

Furkan Suresi 53, İki denizi birbiri üstüne salan O’dur. Bu tatlı ve ferahlatıcı, bu tuzlu ve acıdır. Ve ikisinin arasına karışmalarını önleyen bir sınır olarak engel koymuştur.

28.Nur Suresi 40, Veya engin bir denizdeki karanlıklara benzer. Onu dalga üstünde dalga kaplıyor. Üstünde de bulut. Birbiri üstüne karanlıklar. Elini çıkartan neredeyse onu bile göremeyecek. Allah’ın ışık vermediğine hiçbir ışık bulunamaz.

Çıplak gözle baktığımızda denizin üstünde dalgalar görürüz, fakat denizin alt kısmında durgun bir suyun var olduğunu zannederiz. Bu yüzden ayette ifade edilen "dalga üstünde dalga" ifadesini ilk bakışta anlayamayabiliriz. Derin denizlerin alt kısımlarında yoğunluk, üst kısmından fazladır. Bu yoğunluk farklılığından dolayı adeta tabakalaşmış denizin içerisinde iç dalgalar da olmaktadır. Bu dalgalar yüzey dalgaları gibi hareket etmektedirler. Bu iç dalgaların keşif tarihi 1900 yılıdır. Denizin içinde oluşan bu dalgalar gerçekten de Kuran ayetinin ifade ettiği "dalga üstünde dalga" yapısını oluşturmaktadır. Engin denizlerin dibinde zifiri karanlık varken, bu karanlığın içinde iç dalgalar ve bunun üstünde yüzeydeki dalgalar üst üste gelmektedir.

29.Nebe Suresi 6-7, 6- Yeryüzünü bir döşek yapmadık mı?
7- Dağları da birer kazık?

Kuran’da bir çok ayette dağlardan bahsedilir. incelediğimiz ayet, bu ayetlerden biridir ve dağları kazıklara benzetmektedir. Bu benzetmenin mucizevi yönünü ancak son yüzyıldaki jeolojik bulgulara dayanarak anlayabiliyoruz. Dağların yeryüzünde görünen kısmından çok daha büyük olan kökleri, yerin altında görünmez bir durumdadır. Dağların yerin altındaki kökleri, dağın görünen kısmının 10-15 katına kadar çıkabilmektedir. Örneğin Dünya’nın en yüksek noktası olan Everest Tepesi, yerin 9 km kadar üstündedir, oysa bu noktanın yerin altındaki kökü 125 km civarındadır. Bir kazığın fonksiyonlarını yerine getirmesi için kazığın yerin altına saplanan kökü nasıl çok önemliyse, aynı şekilde dağ için de yerin altındaki kökü çok önemlidir.

30.Tarık Suresi 12, Ve çatlaklarla dolu yer.

Bu ayetten bir önceki ayette (86- Tarık Suresi 11), gökyüzünün geri döndürücü özelliğine dikkat çekilerek 1400 yıl önce yaşayan insanların bilemediği oluşumlara işaret edilmiştir. Bu ayette de Kuran’ın indiği dönemdeki insanların bilemediği gerçeklere işaret vardır. Ayetin indiği dönemden sonraki yıllarda yeryüzünün çatlakları olan fay hatları keşfedilmemiş olduğu için bu ayetin sadece toprağın çatlayıp, bitkilerin içinden çıkması gibi anlamları ifade ettiği zannedilmiştir.

31.Zilzal Suresi 1-4, 1- Yerin o şiddetli depremle sarsıldığı
2- Yerin ağırlıklarını dışarı atıp çıkardığı
3- Ve insan "Buna ne oluyor?" dediği zaman
4- İşte o gün haberlerini anlatacaktır.


Deprem ve haberdar olma arasındaki bağlantı geçtiğimiz yüzyıla kadar yaşayan kişiler için kavranması çok zor bir ilişkidir. Fakat günümüzde biliyoruz ki yeraltı hakkında sahip olduğumuz birçok bilgiyi depremlere borçluyuz. Bulunduğumuz noktadan yeryüzünün merkezine doğru çizeceğimiz en kısa yarıçap bile 6000 km’nin üzerindedir. Bizim bu mesafeyi ve bu mesafedeki sıcaklığı aşıp yerin merkezine ulaşmamız mümkün değildir. Depremler bize Dünya’mızın bu ulaşamadığımız alanları için öğretmenlik yapmakta ve Allah’ın yeryüzünü yaratışı hakkında haberler vermektedir.

Deprem (Zilzal) Suresi’nin 2. ayeti de ilginçtir. Bu ayette yerin ağırlıklarını atmasından bahsedilmektedir. Yıllarca insanlar depremde ağırlığın yeryüzüne çıkması ifadesiyle neyin anlatılmak istendiğini anlayamadılar. Bu yüzden bu ayeti ölülerin diriltilmesi veya yeraltındaki hazinelerin yerin üstüne çıkması şeklinde yorumladılar. Son yüzyıllarda yapılan araştırmalar sonucunda yerin merkezinde ağır metallerin olduğu öğrenildi. Erimiş metalleriyle yeraltı, yer üstünden çok daha yoğun ve ağırdır. Bu yüzden yerin altındaki maddelerin yerin üstüne çıktığı çeşitli deprem türlerinde, gerçekten de yer ağırlıklarını dışarıya atmaktadır. Peygamberimiz’in yaşadığı çağda hiçbir insan, yerin altının daha yoğun ve ağır maddelerden oluştuğunu ve depremlerin sonucunda bunların yerin üstüne çıktığını bilemezdi.

32.Ala Suresi 4-5, 4- O otlağı çıkardı.
5- Sonra da onu karamsı bir sel suyuna çevirdi.

Petrol, daha çok eğrelti ve algler gibi yeşilliklerin (otlağın), kaya tabakaları arasında çeşitli bakteri işlemleri görmesiyle ve uzun bir zaman sürecinin geçmesiyle oluşmuştur. Günümüzde petrolün temel kaynağının organik maddeler olduğu kabul edilmektedir. insan yaratılmadan önce yaratılan otlaklar, Dünya’nın ekolojik dengesindeki yerlerinin yanında, ileride petrole dönüşmek üzere de görevlendirilmiştir. Organik kalıntılar deniz yatağında milyonlarca yıl boyunca çürümüş ve geriye yalnızca yağlı maddeler kalmıştır. Yağlı maddeler çamur altında kalmış ve zamanla çamur sıkışıp kayaç katmanlarına, alttaki yağlı maddeler de petrole dönüşmüştür. Petrol aynen ayette geçtiği gibi "sel suyu" özelliği göstermektedir. Çoğunlukla petrol oluştuğu yerden başka yerlere göç etmiştir. Yani petrol oluştuğu yerin dibine direkt çöken bir yapıda değildir. Petrol bir sel suyu gibi hareket eden, göç eden, gözeneksiz, sert kayaçlarla karşılaşınca ise buralarda toplanan bir yapıya sahiptir. Bulunan petrol yatakları işte bu tip kayaçların petrolü tutması ile oluşmuştur.

33.Tekvir Suresi 18, Ve nefes almaya başladığı zaman sabaha.

Nefes alıp verme süreci, yani solunum, en basit şekliyle bir canlının oksijen alıp karbondioksit vermesi şeklinde tanımlanabilir. Peki, nefes almayla sabahın ne bağlantısı vardır acaba? Neden bu iki kavram ayette bir araya getirilmiştir? Sabahleyin geceden farklı birşey mi olmaktadır? Bitkilerdeki fotosentezin bilinmediği dönemlerde bu soruları sorsaydınız, sorularınız cevapsız kalırdı. Bitkiler topraktan aldıkları suyu, havadan aldıkları karbondioksit ile birleştirerek, şeker ve nişasta benzeri karbonhidratlara ve oksijene dönüştürür. Fotosentez denen bu süreçte oluşan yüksek enerjili besinler dokularda depolanırken, oksijen dışarı atılır. Kısacası fotosentez, solunum ile tam ters yönde oluşan bir metabolizma olayıdır. Solunumda karbonhidratlar oksijen ile birleşerek, su ve karbondiokside parçalanır. Demek ki solunum tepkimelerinin son ürünleri, fotosentezin ilk maddeleridir. Ama bu olay yalnız ve yalnız gündüzleri gerçekleflmektedir. Fotosentez ışık enerjisine bağlıdır ve karanlıkta gerçekleşemez. Yani ayetin ifade ettiği "sabah" vaktinde ışıklar ortaya çıkınca, "nefes almanın" şartı olan oksijen, bitkiler tarafından dışarı verilmeye başlar. Böylece ayetin ifade ettiği "nefes alma" ve "sabah vakti" arasındaki bağlantının mucizeviliği ortaya çıkmaktadır.

34.En'am Suresi 125, Saptırmayı dilediğinin de göğsünü öylesine dar ve sıkıntılı kılar ki, o göğe yükseliyormuş gibi olur.

Bu ayette, bazı ruhsal durumlardan dolayı göğsünde darlık ve sıkıntı oluşan kişi, gökyüzüne doğru yükselmekte olduğu için göğsünde darlık ve sıkıntı hisseden kişiye benzetilir. Gerçekten de gökyüzüne doğru yükseldikçe, Atmosfer basıncı azalmakta ve kan, basınçla damarları ve kalbi zorlamaktadır. Ayrıca yukarı çıkıldıkça azalan oksijen nefes alma güçlüğü doğurur ve göğsümüzün içindeki akciğerlerde sıkıntı ve daralma hissedilir. Bu darlık ve sıkıntı gökyüzüne yükseldikçe artar ve sonunda yaşamın mümkün olmadığı noktaya gelinir. Peygamberimiz’in yaşadığı dönemde insanlar balonla veya uçakla gökyüzüne yükselmediler. Toriçelli’nin basıncın ilk ölçümlerini 1643 yılında gerçekleştirdiğini düşünürsek, bu dönemde basıncın azalmasıyla ilgili bir bilgiden söz etmek de mümkün değildir.

35.Rum Suresi 41, İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozgun çıktı. Yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattırmaktadır ki vazgeçsinler.

Çevre bilincinin var olabileceğini kimsenin iddia edemeyeceği bir yüzyılda ve bir mekanda, Kuran’ın; insanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozgun çıkacağını, bunun sonuçlarının yine insanoğluna zarar vereceğini söylemesi ve bu konunun önemine dikkatleri yöneltmesi harika bir derstir. Aynen ayetteki ifadeye uygun olarak insanlar kendi elleriyle yapmakta, kendi elleriyle yaptıkları yüzünden kendileri çekmektedirler.

36.Taha Suresi 53, Gökten su indirdi, nitekim onunla çeşit çeşit bitkilerden eşler çıkardık.

Rad Suresi 3, ...Bütün meyvalardan ikişer eş yaratmıştır.

Bitkiler üzerine yapılan incelemelerde bitkilerde de erkekliğin ve dişiliğin olduğu, bu farklı organlar sayesinde bitkilerde üremenin gerçekleştiği anlaşıldı. Peygamberimiz döneminde biyoloji gelişmiş bir bilim değildi. Bitkilerin üremesi, bu üremedeki dişi ve erkek unsurların rolü bilinmiyordu. Bu yüzden 1400 yıl önceden Kuran’da bitkilerdeki eşler halinde yaratılışa dikkat çekilmesi çok anlamlıdır.

37.Hac Suresi 5, ...Yeryüzünü kupkuru ölü gibi görürsün, ancak üzerine su yağdırdığımız zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten bir şeyler bitirir.

Bu ayette kupkuru toprağın üzerine suyun düşmesiyle oluşan aşamalar anlatılır. Kuran’ın ifadelerinde anlatılan titreşmenin ve kabarmanın önce sadece edebi ifadeler olduğu sanıldı. Fakat "Brown Titremesi"nin anlaşılmasıyla Kuran’ın bu noktada da bir mucize gösterdiği anlaşıldı. Ayette toprağa suyun düşmesiyle oluşan 3 aşamaya dikkat çekilir:

1- Toprağın titreşmesi
2- Toprağın kabarması
3- Toprağın çiftler halinde ürünler vermesi

Birinci aşamada topraktaki parçacıklar suyun üzerlerine düşmesiyle hareket eder. Toprağın üzerine düşen su damlacıkları bir hedef olmaksızın birçok yönde hareket eder. Böylece birçok taraftan suyla çarpışan toprak parçacıkları titreşir gibi hareket ederler. Suyun toprağa düşmesiyle topraktaki farklı moleküller arasında elektrik akımı oluşur. Toprağın parçacıkları iyonlaşır. Elektrik akımının düşüşüyle pozitif iyona, yükselişiyle negatif iyona dönüşüm olur. Suyun toprağa gelişiyle iyonik moleküller titreşir. Botanikçi Robert Brown 1828 yılında toprağın partiküllerinin bu hareketini tespit etti ve adını Brown Movement (Brown Titremesi) koydu. Bu hareket, suyun toprağın üzerine düşmesiyle oluflan bir süreçte gerçekleşir.

38.Nahl Suresi 68, Efendin dişi bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda, insanların kurdukları kovanlarda evler edin.

Kuran’ın indiği dönemde insanların kovan içindeki iş bölümünün detaylarından, işçi arıların dişi olduğundan, kovanı inşa etmenin, bal yapmanın, bal yapmak için meyvaların özünü toplamanın dişi işçi arıların görevi olduğundan haberleri yoktu. Bu yüzden Kuran’ın dişi arının görevlerini sayarken fiili dişiye göre çekmesi ve erkek arıları bu görevlerden dışlaması mucizevi bir ifadedir.

39.Nahl Suresi 69, Sonra meyvelerin her türünden ye de Efendinin sana kolaylaştırdığı yollara koyul. Onun karınlarından renkleri çeşit çeşit bir içecek çıkar ki, insanlar için onda şifalar vardır. şüphesiz, aklını çalıştıran bir topluluk için bunda bir delil vardır.

Uzunluğu 1-3 cm arasında değişen arının vücudu baş, göğüs ve karın olmak üzere üç bölümden oluşur. En arkadaki karın bölümü gövdenin öbür bölümlerinden daha uzundur ve halka
biçimindeki bölütlerden oluşur. Ayette tekil dişi arıda, "karınlar" olduğu vurgulanmaktadır. Ayetin Arapça’sında bu "butuniha" ifadesiyle belirtilir. Kelimenin sonundaki "ha", dişi ve tekil şahısı belirtir. Eğer çoğul dişi arılardaki karınlar vurgulanmak isteseydi bu ifade "butunihinne" olur idi. Böylece ayet arının bölütlü, parçalı karın yapısına da işaret etmektedir. Bu parçalı karın yapısıyla arı "karınların" sahibi olarak nitelenmektedir. Arıların bu karın yapısının iç kısmında birine bal torbası ve diğerine de kursak adı verilen iki mide vardır. Arı çiçeklerden aldığı bal özünü önce kursağında bal haline getirir. Arının karın bölgesi bir kimya laboratuarı gibi çalışmakta ve bal üretmektedir.

40.Nahl Suresi 66, Elbette hayvanlarda da sizin için ibretler vardır. Size onların karınlarında sindirilmiş gıdalar ile kanın arasından, halis, boğazınızdan kolaylıkla kayan bir süt içirmekteyiz.

Yukarıda incelediğimiz ayet mucizevi bir ifadeyle hayvanın vücudunda sütün, sindirilmiş gıdalardan ve kandan ayrışarak olufltu¤una işaret etmektedir. William Harvey Peygamberimiz’in vefatından 1000 yıl kadar sonra kan dolaşımını keşfetti. Peygamberimiz’in yaşadığı dönemde kanın, sindirilmiş gıdalardan ayrışmış besinleri meme salgı bezlerine taşıdığı, meme salgı bezlerinin ise kendilerine ulaşan bu ham maddeleri işleyerek süt ürettiği bilinmemekteydi. En başta ot olarak alınan ham madde, vücutta sindirilmiş gıda ve kan olmakta, daha sonra ise meme bezleri Dünya’nın en mükemmel, rafine edilmifl, lezzetli ürününü bunlardan oluşturmaktadır. Kuran böylelikle hem kendi döneminde bilinmeyen gerçeklere parmak basmış, hem de insanların gözlerinin önüne bir ibret tablosunu sermiştir.

41.Neml Suresi 16, Süleyman Davud’a mirasçı oldu ve dedi ki: Ey insanlar bize kuşların dili öğretildi...

Alıntıladığımız ayette, bir Peygamber olan Hz. Süleyman’a, Allah’ın verdiği üstün özellikler sayılırken O’na kuşların dilinin öğretildiği de söylenmektedir. Böylece Kuran, kuşların birbirleriyle iletişim kurduklarına, kuşların çıkardıkları seslerin(veya vücut dillerinin) rastgele olmadığına dikkatlerimizi çekmektedir. Buradan hareketle hayvanların da insanlar gibi iletişim kurduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu iletiflim hiç şüphesiz insanlarınki kadar gelişmiş değildir, fakat hayvanlar arasında iletişimin olmadığını söylemek büyük bir yanılgıdır. Zoologların yaptıkları araştırmalar, hayvanların çıkardıkları seslerin rastgele olduğunu, hayvanların kendi aralarında bir iletişime sahip olmadığını söyleyenlerin yanıldıklarını ortaya koymuştur. Kuşlar, karıncalar, yunuslar ve daha birçok havyan türü üzerinde yapılan araştırmalar, bu hayvanların kendi türleri arasındaki konuşmalarını, iletişimlerini ortaya koymuştur.

42.Neml Suresi 18, Karınca vadisine geldiklerinde, bir dişi karınca dedi ki: "Ey karınca topluluğu, kendi yuvalarınıza girin..."

Hz. Süleyman’a verilen üstün özelliklerden bahsedilirken Neml Suresi’nin 16. ayetinde kuşların dilinin ona öğretildiğini öğrendik. Aynı surenin devamında Hz. Süleyman’ın, karıncaların dilini de anladığı anlaşılmakta, 18. ayette ise karıncaların kendi arasındaki iletişimine örnek verilmektedir. Gerçekten de karıncalar üzerine yapılan araştırmalar, karıncaların çok kompleks, çok organize bir sosyal yaşantıları olduğunu ve bu organizasyonun gereği olarak birbirleriyle iletişimde bulunduklarını göstermektedir.

Karıncaların iletişiminde özellikle şu başlıklar vurgulanmaktadır: Alarm verme, gıda yerini haber verme, temizlik, toplanma, sıvı besin değişimi, tanıma...Kuran, karıncaların alarm vermesine dikkat çekmiştir, bu da karıncalar üzerine yapılan araştırmalarda karıncaların iletişiminde tespit edilmiş en önemli iletişim başlıklarından biridir.

43.Müminun Suresi 12, İnsanı çamurdan oluşan bir özden yarattık.
Secde Suresi 7, O yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır. Ve insanın yaratılışına çamurdan başlamıştır.
Rum Suresi 20, Sizi topraktan yaratması O’nun delillerindendir...
Furkan Suresi 54, Ve O sudan bir insan yarattı ve ona soy sop verdi. Efendin her şeye gücü yetendir.

Kuran, insan yaratılırken kullanılan ham maddelerin toprak ve su olduğunu ortaya koymaktadır. Kuran, bazen bu ham maddeleri ayrı ayrı vurgulamakta, bazen de insanın çamurdan yaratıldığını söyleyip toprak ve suyun bilefliminden insanın yaratıldığını açıklamaktadır. İnsanın topraktan yaratılması üzerine çok spekülasyonlar yapılmıştır. Biyoloji ve kimya gibi bilimlerin ilerlemesiyle; hem toprağın, hem de insan vücudunun analitik incelemesi yapıldı. Bu incelemeler sonucunda insan vücudunun içerdiği maddeler ile toprağın içerdiği maddelerin tamamen aynı olduğu anlafşıldı. Bu maddeler alüminyum, demir, kalsiyum, oksijen, silikon, sodyum, potasyum, magnezyum, hidrojen, klor, iyot, manganez, kurflun, fosfor, bakır, gümüş, karbon, çinko, kükürt ve azottur. Amerika’daki bir kimya bürosunun yaptığı analize göre insan vücudunun %65’i oksijen, %18’i karbon, %10’u hidrojen, %3’ü azot, %1.5’u kalsiyum, %1’i fosfor, geri kalanı da diğer elementlerdir. Yaratılış denilen Allah’ın muhteşem sanatı işte bu cansız, şuursuz atomları belli bir şekilde birleştirip insanı meydana getirmektedir. Bu maddeler sırf ham madde olarak çok düşük değerlere alıcı bulmaktadır. Oranlarını verdğimiz temel maddelerin New York Borsasındaki değeri 4.5 Dolar’dır. Evet, tam tamına 4.5 Dolar. işte insanın temel malzemesinin fiyatı. Allah 4.5 Dolar’lık malzemeden insan mucizesini yaratmaktadır. Görülüyor ki beceri, bu 4.5 Dolar’lık malzemede değildir. Bütün övgü, bu ham maddeleride, bu ham maddelerden insanı da yaratan Allah’adır.

... Her canlıyı sudan yarattık. Hala inanmayacaklar mı?
21- Enbiya Suresi 30
Allah hareket eden her canlıyı sudan yarattı.
24- Nur Suresi 45

Furkan Suresi’nde insanların, Enbiya ve Nur Sureleri’nde ise tüm canlıların sudan yaratıldıkları söylenmektedir. Su, biyolojik olarak yaşayan maddenin temel unsurudur. insan hücrelerden
oluşmuştur. Hücreleri incelediğimizde % 60 ile % 80 arasında sudan oluştuğunu görürüz. Temel maddesi su olan hücre, canlı bir maddedir. Canlılığın temeli olan su olmadan canlılık mümkün değildir.

44.İnsan Suresi 2, Gerçekten de insanı karışımlı bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bu
yüzden onu işiten ve gören yaptık.

Mikroskobun icadı ve geliştirilmesi sayesinde insan vücudundaki birçok organın ve birçok maddenin detaylı analizinin yapılabilmesi mümkün oldu. Bu analizler sayesinde meninin, birçok ayrı merkezde üretilen